Pedagojik Hikâye – Fatma Zehra Akyiğit ‘ten “Cetvel Ne İşe Yarar?”

Siz yalandan özgür

Ben kendime tutsak

Sakindi çoğu zaman. 

İfadesini kaybetmiş bir sûrette; her bakan, görmekten korktuğunu ya da görmeyi umduğunu gördü. Onun ise, içindeki kavgayı susturmaya çalışırken, dışarıdan nasıl göründüğü hakkında hiçbir fikri yoktu.

Ayakkabısı hâlâ bahçedeki toprağın çamurunu sürüyordu kaldırımlarda yürürken.

Ayakkabısının çözülüp sağda solda gevezelik eden iplerine yanlışlıkla basınca arada bir tökezliyor, sonra çevik bir hareketle yeniden doğruluyordu. İpler, defalarca kurdela şeklinde düğümlemesine rağmen ısrarla çözülüyordu. Onlarla okul kapısına yaklaşınca ilgilenmeye karar verdi.

Ceketinin kol ağzı, daha önceden silinip kurumuş ve yeni silinmiş ıslak sümüklerin izleriyle kaplanmıştı.

Elleri en son tuvaletten çıktığında yıkanmış, dişleri üç gün önceki misafir yemeğinden sonra fırçalanmıştı. Mavi önlüğünün beyaz çiçekli yakasında küçük bir yemek lekesi kalmıştı ama önemi yoktu; çünkü yakanın yüzde doksan dokuzluk bir kısmı hâlâ beyaz ve tertemizdi. Şu öğretmenleri de anlamıyordu. Neden sadece lekeleri görüyorlardı? Belki o leke yıkanmasına rağmen çıkmamıştı ve belki de öğrencinin lekesiz bir beyaz yaka alacak parası yoktu. Bunları düşünmenin bir anlamı yoktu, öğretmenler hâlden anlamaz insanlardı. Hemen tembel ve sorumsuz damgasını yapıştırırlardı.

Evet, tembel de diyorlardı ona; hem de “Geri zekalı!”

Büyük sınavlarda iyi puanlar almasına rağmen, tek suçu günlük ödevlerini yapmıyor olmasıydı. Bazen annesine yaptırırdı ödevlerini ama çoğu zaman annesini de yormamak adına ödevi yokmuş gibi davranırdı. Neden mi? Tembeldi çünkü, öğretmenlere göre, sınıf ortasında öğretmen tarafından “geri zekâlı!” diye çağırılacak kadar akılsızdı.

Herkes öyle biliyordu.

Fakat sırlarını paylaştığı bulutlar ve kaldırım taşları gayet iyi biliyordu ki, o, doğru yapmak için çaba gösterdiği bir ödevde yanlış yaptığı olmuşsa, ödevler kontrol edilirken öğretmenin, onun saçlarını ve kulağını çekmesini istemiyordu. Böyle olunca hiçbir zaman hiçbir şeyi yapmaya çabalamak istemiyordu. Bunun için çözüm bulmuştu işte. Ödevlerini yapmaya hiç uğraşmıyordu. Hiç olmazsa yapmadığı için haklı olarak ceza alıyordu. Yapmaya çalışmasına rağmen haksız yere ceza almıyordu aklınca. Haklıydı. Yöntemi, öğrenme isteğini baltalamaması adına işe yarıyordu. Eve döndüğünde babasının kitaplığından en büyük kitapları eline alıp içindekiler kısmındaki başlıklardan sadece kendi merak ettiklerini açıp doya doya okumaya anlamaya çalışıyordu.

Yürüyordu hâlâ.

Okula varmasına az bir mesafe kalmıştı. Saçındaki miki mikilerden biri bozulmuştu. Tokasının lastiği iyice gevşemişti. Yeniden daha fazla kıvırarak bağlamaya çalıştı. Annesinin bağladığı yukarıdayken kendi bağladığı ise aşağıda kalmıştı. Farkında bile değildi. Nihayet İstiklal Marşı sırasına yetişebilmişti. En arkadaydı. Mavi önlüğünün kol düğmelerini ilikleyip iliklemediğine, saçlarının toplu olup olmadığına, eteğinin boyuna ve kalbine baktı son bir kez. Hepsi yerli yerindeydi. Okul Müdür yardımcısı mikrofonu eline aldı ve temizlik düzen kontrolü yapacağını söyledi. Herkes aceleyle toparlanmaya çalıştı.

Kontrol sırası ona geldiğinde korkudan tüm vücudunu buz gibi bir ateş kaplamıştı.

Müdür yardımcısının elindeki cetvel zengin çocukların cetvelindendi. Esneyebiliyor ve ne kadar sert vurursa vursun kırılmıyordu. Evet, ayakkabı bağcıklarını bağlamayı unutmuştu, miki mikileri dengesizdi, ayağında gri değil de beyaz çorap vardı, yakasında yemek lekesi vardı, yaklaşırken gaflet edip müdür yardımcısının yüzüne bakmıştı.

Elleri kıpkırmızı olmuştu; biraz da morarmış, uyuşmuş ve karıncalanmıştı.

Sınıfa girip sırasına oturduğunda çantasını sırtından çıkarıp büyük bölmesinin fermuarını açıp ders kitabını çıkarabilmek için arkadaşı Hilal’den yardım istemeye karar verdi. Sınıfa doğru yürürken gözlerindeki buğuyu tutmaya çalışıyordu. Düşündü. Cetveller doğruları çizmek için icat edilmişti. Ama kalbindeki bir şeylerin eğrildiğini hissetti. Müdür yardımcısını şimdi daha da az seviyordu. Eli biraz iyileşsin, hemen yapacağı ilk iş çantasındaki ucuz kırılgan cetvelini çıkarıp defterine dosdoğru bir çizgi çizmek olacaktı. Sonra o çizgiyi çiçeklerle süsleyecekti. İntikamını böyle alacaktı aklınca.

Yardım ettiği için Hilal’e teşekkür edip işe koyuldu. Bu sırada öğretmen gelmiş, derse başlamıştı. O doğruyu çizmiş, dersi dinlerken çeşit çeşit çiçekler tasarlamıştı. Ses ve çizgi aynı anda titreşirdi zihninde, ne çizeceğini önceden bilmemek heyecan vericiydi. Dinlediği şey her ne uyandırdıysa içinde, ona göre şekillenirdi çizgiler. Bitmişti işte. Çizimine bakıp gülümsedi. Şimdi Müdür yardımcısına olan öfkesi biraz daha hafiflemişti. Derin bir nefes alırken başını kaldırıp yazı tahtasına bakmak istedi. Fakat… Neye uğradığını anlayamadan, ders dışında işlerle uğraştığı gerekçesiyle ikinci cetvelin eğri tarafını bu kez sırtında hissetti. Gözlerindeki buğuyla kapandı görüşü. Yüzündeki tebessüm yavaşça silindi. Bu kez gaflet edip öğretmenin yüzüne bakmadı. Göz ucuyla sınıfa baktı, Özgür ve Özcan hariç herkes ona bakıp kıkırdıyordu. Sınıftaki diğer “tembeller” bile… Kulaklarında öğretmenin “hem akılsızsın hem de dersi dinlemiyorsun geri zekalı!” cümleleri uğulduyordu.

Okul dönüşü eve doğru yürürken bir taraftan burnunu, kolunun iç kısmına, siliyor diğer taraftan kocaman ve hışımlı adımlar atıyor, kısık bir sesle kesik kesik tekrarlıyordu:

“Cetveller doğruları çizmek için var ve ben çizdiğim doğrularımı çiçeklerle süsleyeceğim. Sizin dikenlerinizden korkmuyorum!” 

Siz yalandan doğru

Ben kendime eğri

Yazar – Fatma Zehra Akyiğit (FeZA)

Bir Cevap Yazın