Hikaye – Nazlı Tavuğun Verdiği Annelik Dersleri; Şefkat

Hikaye – Ali Efendi, her tarafı yemyeşil ağaçlarla bezenmiş, ortasından tertemiz bir ırmak akan şirin bir köyde ailesiyle beraber oturuyordu.

Emekliliğinde kendisini köy işlerine ve bahçe çalışmalarına vermişti. Özellikle tavuklarına olan düşkünlüğü nedeniyle köyde adı “Tavukçu babaya” çıkmıştı.

Evin reisi olan Ali Efendi her sabah olduğu gibi, kalkar kalkmaz hiç vakit kaybetmeden soluğu kümeste aldı. Tavuklarına olan sevgisi ona uyku uyutmuyordu. Gece rüyasında bile onlarla meşgul oluyordu. Sabah erken kalkar, tavuklarıyla ilgilenmeyi uykuya tercih ederdi. Bu saatler hayvanların yeminin ve suyunun değiştirilmesi saatiydi. Ali Efendi sadece tavukları değil, bütün hayvanları da severdi.

Her zaman, “Hayvanları sevmeyen, insanları da sevemez” derdi.

Gerçekten de sevgi bir vicdan işiydi, vicdanı olmayanın hiçbir canlıya merhameti ve sevgisi olamazdı; velev ki bu kendi eş ve çocukları bile olsa. Böyleleri kendinden başka kimseyi sevemezdi.

Tavuk Çiftliği_2

Ali Efendi sabahları ilk iş olarak kümesi kontrol eder, temizliğini yapardı. “Onlar da can taşıyor, onların da ihtiyaçları vardır,” diyerek, tavuklara karşı gündelik görevini ihmal etmezdi. Evde olmadığı saatler onu arayanlar mutlaka kümeste bulurdu. Tavuklarla aralarında adeta can dostluğu vardı. Hepsi de onu tanıyor, görür görmez ona doğru koşarak minnettarlık duygusu içinde adeta ayaklarına sarılıyorlardı.

Ali Efendi, kümesin sabah bakımını yaptıktan sonra, varsa taze yumurtaları alır, eve gelinceye kadar, hanımı çoktan çayı demlemiş olurdu. Bu arada bahçeden taze domates, salatalık ve biberler de toplar; sonra da iki çocuğu ve eşiyle beraber güzel bir kahvaltı yapardı.

Bu evde her şey doğaldı. Elbette kahvaltının ana menüsü, o sabah kümesten alınan taze yumurtalar olurdu. Hamdi Efendi’nin üniversiteye devam eden iki yetişkin kızı vardı. Tatillerde mutlaka köye gelirler, anne ve babalarına destek olurlardı.

Onun her yaşantısı doğal yiyeceklerle süslüydü. Domatesi, biberi, fasulyesi ve salatalığı dalından taze koparıp yemek, onun en büyük hobisiydi. O bakımdan ilerleyen yaşına rağmen sağlıklı bir bünyesi vardı. Arada bir eşiyle beraber köyde yeşillikler arasında yürüyüşe çıkmayı da ihmal etmezdi.

Uzun boyuna rağmen omuzunda en küçük bir eğilme yoktu. Bünyesinin sağlıklı olduğu kadar, ruhsal yapısı da çok sağlamdı. Ağarmış saç ve sakalına rağmen doğal beslenmeden olsa gerek, enerji doluydu. Hanımının ondan aşağı kalır yönü yoktu. O da çok sağlıklı idi. Bu köyde ömürlerinin son günlerini sağlıklı yaşamanın keyfini çıkarıyorlardı.

Bugün Ali Efendi için diğer günlerden çok farklı bir gündü. Akşam “Nazlı” isimli beyaz tavuk, on yumurta ile kuluçkaya yatmıştı. Mübarek hayvan, birkaç gün önceden “gurk” olduğunu, çıkardığı seslerle haber vermişti. Ali Efendi kontrol ettiğinde de hayvanın vücut ısısının artmış, karın bölgesindeki tüylerin dökülmeye başlamış olduğunu gördü. Bu emareler tavuğun kuluçka dönemi olduğunun işaretleriydi. O yıllardan beri tavuklarla uğraştığı için onların hallerinden çok iyi anlıyordu.

Bunun üzerine Nazlı’nın kuluçka döneminde yatacak olduğu yeri hazırlayıp, altına yumurtaları da yerleştirdikten sonra, civcivlerin sağ salim çıkmaları için gerekli bütün tedbirleri aldı.  İhmal etmeye gelmezdi. Süresi dolduğunda civcivlerin sağ salim çıkması gerekiyordu. Bu Ali Efendi için çok önemli idi. Çünkü dünyaya yeni canlıların gelmesine vesile olmak çok hoşuna gidiyordu.

O nedenle bu sabah,

“Acaba Nazlı ne yapıyor, yemini yiyip, suyunu içti mi?” diye merak etmişti.

Kümese girdiğinde, gördüğü manzara aynen düşündüğü gibiydi. Her şey normal seyrinde devam ediyordu. Anne olmaya hazır olan Nazlı tavuk, yumurtaların üzerinde onlardan çıkacak yavruların hayalini kurarcasına sessiz sedasız çökmüştü.

Ali Efendi ona baktığında mübarek hayvanın sanki gözlerinin içinin güldüğünü hissetti. Nazlı tavuk, onun geldiğini görünce, hemen kendini toparladı, üzerine yattığı yumurtaları kanatlarının altına çekti. Belli ki onları koruma altına alıyordu.

Hayvan deyip geçmemek gerekirdi. Yüce Allah, insan ve diğer hayvanlara verdiği gibi, ona da yavrusunu koruma şefkati vermişti. Gördüğü bütün canlıları parçalayan ormanlar kralı aslan bile, yavrusuna nasıl hizmet ediyordu.  Bütün hayvanların korkulu düşmanı olan aslanın bile yavrusunu yediği görülmemişti.  Aksine onu besliyor, koruyor, eğitiyor ve hayata hazırlıyordu. Anne Aslan, yavru aslanın vahşi ormanda kendi başına yaşayabileceğini anladığında, onu özgür bırakıyordu. Yüce Rabbim böylece canavara annelik şefkati veriyor ve onu yavrusuna hizmetçi yapıyordu.

Bugün önemliydi. Çünkü, Nazlı tavuk, ilk defa kuluçkaya yatıyordu. Görünüş itibarıyla duruşu her zamankinden farklıydı. Artık o da bir anne adayı idi.

Ali Efendi kendi kendine,

“Annelik şefkati şimdiden tavuğun hal lisanına yansımış,” dedi.

Bu tavuğun kuluçkaya yatması, Ali Efendi’nin kafasında bir sürü soruyu da beraberinde getirmişti. Bir tavuğun kuluçkaya yatması için o tavuğun içgüdülerinin harekete geçmesi gerekirdi.

Ali Efendi’nin kafasına takılan sorular şunlardı.

“Bu tavuk, anne olacağını nereden biliyordu? Diğer zamanlarda yerinde duramayan tavuk, kuluçka dönemi geldiğinde, yumurtaların üzerine yatmakla kalmıyor, aynı zamanda da onları zarar gelebileceğine inandığı her türlü tehlikelerden korumaya çalışıyordu.

“Peki, bu hayvan acaba üzerinde yattığı yumurtalardan civciv çıkacağını biliyor muydu? Yoksa kulağına bir fısıldayan mı vardı, ona bu duyguyu kim vermişti? Günlerce sessiz, sedasız, bıkmadan ve usanmadan yumurtaların üzerinde hareketsiz bir şekilde nasıl ve hangi duyguyla yatıyordu?”

Ali Efendi, hem kafasını kurcalayan bu soruların cevaplarını aradı, hem de tavuğun yemini tazeledi, su kabını temizledi, yeniden doldurdu. Su ve yem kaplarının temizliği çok önemliydi, hele de bu kuluçka döneminde.

Bu sırada düşünmeye devam etmekten de kendini alamadı:

“Bu hayvan, üç hafta boyunca nasıl oluyor da kendini sorumluluk sahibi hissediyor, üstüne yattığı yumurtaları sahiplenip üzerlerinde nöbet tutuyordu?”

İşin ilginç olan bir diğer tarafı da tavuğun, bu süre içinde yumurtlamayı da kesmesiydi. Gurk olan tavuk asla yumurta yapmıyordu. İstese de yapamazdı, çünkü bu onun biyolojik kaderinde yazılıydı. Ona bu dönemde sadece yumurtaların üzerine yatma görevi verilmişti.

Ali Efendi’nin inandığı bir şey vardı ki; o da bu hayvana annelik duygusunu veren Bir’inin olduğuydu. Bu hayvanın davranışlarında inanılmayacak derecede bir düzen bir intizam vardı ki; bütün bunlar tesadüf olamazdı. Nazlı tavuk da kendisine verilen bu vazifeleri eksiksiz yerine getiriyordu. Daha doğrusu adeta kodlanmış gibi görevinin idraki içindeydi. Demek ki anne olacağını biliyordu ve anneliğin gerektirdiği gibi davranıyordu.

İnsanlar, kendilerine verilen akıl ve irade sayesinde işlerini planlayabildikleri gibi, hayatlarına, inandıkları doğrularla yön verebiliyorlardı. Ama hayvanlarla bitkiler, sadece kendilerine biçilen rolleri yerine getirebiliyorlardı. Daha doğrusu biyolojik kaderlerinde, genlerinde, ne yazılmışsa o görevleri yapıyorlardı. Nazlı tavuk da kendisine yazılan kaderi gereği; aynı sorumluluğu yerine getiriyordu.

Ali Efendi’nin kafasındaki sorular bitmeden, birbiri arkasından geliyordu.

Demek ki, hamile bir annenin karnındaki bebeği sağ salim doğurmak için ettiği duaların bir benzerini, belki de bu hayvan, hal lisanı ile günlerce yumurtaların üzerinde yatarak ediyordu. Yoksa yumurtaları bırakır giderdi.

“Öyle anlaşılıyor ki, bu hayvanın fıtri, yani içten gelen fıtri duası; onun sabır ile yumurtaları sahiplenerek koruma altına alması,” diye mırıldandı.

Derken aradan günler geçti, kümeste hayat devam ederken, kuluçka dönemi haftasını doldurmuştu. Zaman çok çabuk geçiyordu. Ali Efendi yumurtaların içindeki civcivlerin yavaş yavaş büyümeye başladıklarını hayal etti.

O, tavuktan daha heyecanlıydı. En çok merak ettiği konu civcivlerin rengi ve cinsiyeti idi. Civcivlerden birinin şöyle bol ibikli, rengârenk güzel öten, onu sabah namazına kaldıracak bir horoz olmasını çok istiyordu. Diğer yumurtalardan sağlıklı tavuklar çıksın, bol bol yumurtalar yapsınlar ve Ali Efendi’nin emeklerine değsindi.

Köylerin en güzel yanı horozların ötmesi ve köpeklerin havlaması değil miydi? Bu arada bilmediğimiz ya da hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir konu var ki, o da çok önemlidir. Belki yumurtanın içindeki civcivler de hal lisanları ile gün ışığına kavuşacakları günü sabırla bekliyor olabilirlerdi. Bunu bilemeyiz.

İşin bir başka yönü daha var ki, o da yumurta içindeki yavrular,

”Biz niçin buradayız, sonumuz ne olacak?” diye merak etmemiş olamazlardı.

Daha önce insanlara besin kaynağı olan yumurtalardan bu defasında yavru çıkacaktı. Yumurta içinde birbirine karışmadan duran sarı ve beyaz maddeler, içlerinde yavru olacak çekirdeği barındırıyorlardı. Her sabah yumurtalarımızı afiyetle yerken, aslından bunların birçoğunun içinde yavru olabileceğini hiç düşünmeyiz bile.

Peki, yumurtanın içinde, onu civciv haline getiren sır neydi? Bu yavrular, dışarıdan hava, besin ve su almadan nasıl besleniyor ve gelişimini nasıl tamamlıyordu? Yumurta içindeki yavru civciv ile anne tavuk bir birleriyle irtibat halinde miydiler?

Ali Efendi bu sorularla bir süre yoğruldu,

“Nasıl ki, bizi, yeri ve göğü yaratan yüce kudret Sahibi ise; kireçten kaplı, kapalı bir kutu içindeki civcivleri de O yaratıyordu. Aynen fındığı ve cevizi kabuklar içinde, narı tane tane perdeler içinde yarattığı gibi. Bu hadise de O’nun en büyük rahmet, ilim irade ve kudret eserlerinden biri değil miydi?”

Ali Efendi,

“Allah’ım, sen çok büyüksün! Nelere kadirsin, kudretin ve rahmetin sonsuz. Sana ne kadar teşekkür etsek azdır.” dedi ve işini tamamlamanın huzuruyla eve geri döndü.

Dünyaya Yeni Canlar Geliyor!

Üç haftalık zaman artık dolmuştu, civcivler dünyaya merhaba demek üzereydi. Bir sabah Ali Efendi kümese gittiğinde, bir de ne görsün, yavrular üç haftadır misafir oldukları yumurtalarından teker teker çıkmaya başlamışlardı. Bu görüntü muhteşem bir şeydi.

Çıkış öyküleri çok ilginçti. Kimi civcivler küçücük gagalarıyla yumurtaları içeriden kırıp çıkıyorlar, kimilerine de anneleri yardım ediyordu.

Olgunlaşmasını tamamlayan civcivler bir an önce yumurtadan çıkmak zorundaydılar. Çünkü yumurta içinde ilahî kudret tarafından çıkış anı için özel hazırlanan oksijenin yetmeme korkusu vardı. Annenin yardım etmesinin en büyük nedeni belki de buydu. Burada ki sırrı insanoğlu hiçbir zaman bilemeyecekti.

Anne ile civcivler arasında yumurtada kurulan bağ, şimdi yüz yüze devam ediyordu. Annelik sadece tavuklara has bir duygu değil, insanlar dâhil tüm hayvanlarda olan muazzam bir duyguydu.

Âlim olan büyük bir zat, küçük yaşta annesinin doğum sancılarına tanık olunca, çok üzülür:

“Annem bu kadar acı çektikten sonra, her halde bir daha çocuk yapmaz,” diye düşünür.

Haksız da değildir. Annesi, önce kardeşini dokuz ay her türlü zorluğa rağmen karnında taşıdığı gibi, arkasından kabir azabını hatırlatan bir doğum sancısı sonunda dünyaya getirmişti.

Anneler çocuklarını sadece dünyaya getirmekle kalmayıp, hayatı boyunca çocuklarının her türlü eğitimini, beslenmesini ve sıkıntılarını üslenip, sevinçlerini paylaşıp, acılarını beraber yaşıyorlardı.

O âlim zat, aradan dört-beş yıl geçtikten sonra, annesinin yeniden hamile olduğunu görünce,

“Ben erkek olduğum için anlamıyorum herhalde. Yüce Allah, anneme öyle farklı bir duygu vermiş ki; yeni doğacak evladı, ona çektiği eski doğum sancılarını unutturuyor” demiş.

Gerçekten de öyledir. Annenizi her gördüğünüzde öyle karşılayın ki, sizin için doğumunuzda çektiği ağrı ve acılarını unutsun.

Bir şair şöyle diyordu:

“Ana başta taç imiş

Her derde ilaç imiş

Bir evlat pir olsa da

Anaya muhtaç imiş!”

Sadece Nazlı tavuk değil, kâinat üzerindeki her fert, hayatın yol haritası denilen gen kaderlerinde yazıldığı gibi görevini ifa ediyordu

Ali Efendi’nin kafası yine sorulara takıldı,

“Acaba anne tavuk, günlerce üzerine yattığı yumurtadan civciv çıkacağını biliyor muydu?” diye düşündü. İşte düşünülmesi gereken asıl soru bu idi.

O yine de bu soruya yine kendi mantık ölçüleriyle cevap buldu,

“Mutlaka biliyordu ki, civcivlerin içeriden kıramadığı yumurtaların kabuklarını kendisi kırıp yavrularının dışarı çıkmasını sağlıyor, dünyaya merhaba demeleri için yardımcı oluyordu. Çıkanları da hemen sahiplenip koruma altına alıyordu.

Tavuklarda annelik duyguları o kadar gelişiyor ki; anne tavuklar bazen yavrularını korumak uğruna, aslana bile karşı gelebildikleri gibi bazen de kendi civcivleri dışındaki yavruları öldürebiliyordu.”

“Peki, bu nasıl oluyordu?”

Demek ki, tavuğu da yumurtayı da civcivi de Yaratan, her ikisinin de kaderini aynı yazmıştı. Yumurtayı kim yaratmışsa, tavuğu da o yaratmış olmalıydı! Onların yemlerini, sularını, nefes aldıkları havayı ve hâsılı bütün dünyayı ve tüm kâinatı da aynı yaratıcı yaratmalıydı. Çünkü bütün varlıklar zincirin halkaları gibi birbirine bağlıydı.  Biri olmadan, diğeri olamazdı.

Buğday tanesini yaratamayan, yumurtayı da yaratamazdı. Tavuğu yaratamayan dünyayı ve kâinatı da yaratamazdı.

Zerreden- güneşe,  yıldızlardan- galaksilere kadar yaratılan bütün varlık âlemi sonsuz bir zincirin halkaları gibi; ilim, irade ve kudret sahibi yüce Allah’ın sanat eserleriydi. Atomdan- galaksilere kadar sıralanmış bütün varlıklar arasında görünmeyen bir bağ var ki; hayatın bütününü bu bağ muhafaza ediyordu. Zincirin bir halkası yerinden çıksa, bütün kâinatın düzeni bozulur hercümerç olabilirdi.

Böylece Ali Efendi, kafasındaki birçok sorunun cevabını bulmanın mutluğu içinde,

“Ey Büyük Allah’ım! Bizi ve bütün kâinatı yarattığın için sana sonsuz şükürler olsun!” diyerek, bir müddet civcivlerin yeni dünyalarına “merhaba” demelerini tefekkürle izledi. Daha sonra da işini bitirince kümesten ayrıldı.

Civcivler, yumurtadan çıktıktan sonra, anneleri onları kümesin içinde gezdirmeye başladı. Daha sonra bu gezintiler kümes dışındaki bahçede devam edecekti. Çünkü yavruların temiz havaya, yemeye ve içmeye ihtiyaçları vardı.

Bu arada çok üzücü bir şey oldu. Civcivlerden biri gelişemeden öldü. Anne tavuk uzun müddet onun başında bekledi, gagasıyla onu hareket ettirmeye çalıştı. Neticede öldüğünü anlamış olacak ki, Onu gagasıyla ısırarak aldı ve dışarıda boş bir alana bıraktı.

Ali Efendi bunu gördüğünde,

“Belki de ölü yavrunun diğer civcivlere zarar vermesinden koktuğu için onu kümesten dışarı çıkardı,” diye düşündü.

Haksız da değildi. Tavuk da olsa o bir anneydi, diğer yavrularını korumak zorundaydı. Ölen civciv çürüyünce mikrop yumağı haline gelecekti. Onu civcivlerinin yiyebileceğini düşünmüş olacak ki bu hareketi yapıyordu.

Anne tavuk, bahçede çıkardığı özel davetkâr sesiyle civcivlerini bir arada tutuyor, yerleri eşeleyerek yem bulmalarını sağlıyor, su içiyordu. Böylelikle yavrularının kendisini taklit ederek hayata tutunmalarına ve hayatı öğrenmelerine yardımcı oluyordu.

Eğitimci Anne Tavuklar

Anne tavuk, anneliğinin yanında aynı zamanda iyi bir eğitimciydi de. “Çocuğun ilk öğretmeni annesidir!” diyen büyük âlim ne kadar doğru söylemişti. İnsanlarda olduğu gibi, hayvanların da ilk öğretmenleri annesiydi.

Her ne hikmetse işin ilginç tarafı, yavrular, annesinin yaptıkları hareketleri eksiksiz yapıyorlardı. Nasıl ki, Nazlı tavuk civcivlerinin kendi yavruları olduğunu bildiği gibi civcivler de Nazlı tavuğun anneleri olduğunun farkındaydılar. Çünkü diğer tavukların peşine takılıp gitmedikleri gibi, onlardan kaçıyorlardı.

Ali Efendi’nin merak ettiği önemli bir konu da bu küçücük yavruların dünyaya merhaba dedikleri andan itibaren yürümeye başlamalarıydı. İnsanoğlunun ise ayağa kalkıp yürümesi ve ihtiyacını karşılaması ayları, hatta yıllara ihtiyacı vardı.

Ali Efendi,

“Bu yavrular dünyaya gelmeden önce herhalde bir yerlerde eğitim aldılar,” diye düşünmekten kendisini alamadı.

Kendi çocukluğunu hatırladı; düşe kalka büyüdüğünü, anne ve babasının, daha sonra da öğretmenlerinin kendisine hayat için gerekli her şeyi nasıl öğrettiklerini.

Yirmi senede kazandığı hayat mücadelesini, tavuk, serçe ve arı gibi hayvanlar yirmi günde kazanabiliyordu. Demek ki onlara bir yerlerden ilham olunuyordu.

“Biz bal yapması için arılara ilham ettik.” mealindeki ayetin sırrı buydu.

Öyleyse hayvanların esas görevi, insanlar gibi öğrenerek gelişmek ve marifet sahibi olmakla terakki etmek, aczini göstermekle medet istemek ve dua etmek değildi. Belki vazifesi, kendisine verilen kabiliyetine göre gelişmek ve hayatına devam etmekti. Acizliği ve çaresizliği, onların bir nevi içten gelen dualarıydı. Yaptıkları fiiller ise, kaderlerinde yazılan ibadetleri ve hal lisanlarıyla yaptıkları dualardı.

Ali Efendi,

Demek ki hayvanlar, yalnızca kendilerine verilen görevlere itaat ediyorlar,” diye söylendi.

Tavukların, yaratıldıkları ilk andan itibaren görevleri; yumurta yapmak, civciv çıkarmak ve onları hayata hazırlamaktı. Kıyamete kadar da kendilerinde bu davranışları dışında hiçbir değişme olmaksızın görevlerine böylece devam edeceklerdi.

Hiçbir zaman bir tavuk çiftliği kurup, yumurtalarını kendileri pazarlayamayacaklardı. Aynen sığır, koyun, keçi ve deve gibi mübarek hayvanların bir araya gelip, sütlerini, yağlarını ve peynirlerini değerlendiremeyecekleri gibi.

İnsan ise, dünyaya gelişinden itibaren her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahildi. Hatta kendisini ayakta tutacak hayat şartlarını yirmi senede bile öğrenemiyordu. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaçtı.

Hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa zor kalkabiliyor, diğer insanların yardımıyla da ancak on-on beş senede menfaatlerinin ve zararlarının farkına varabiliyordu. Hatta kırk yaşına geldiğinde olgun bir insan olduğundan söz edilebiliyordu.

Öyleyse insanın esas vazifesi öğrenerek gelişme ve ibadetti. Böylelikle Allah’a kul olmaktı. Ve de düşünmesi gerek en önemli konu;

“Kimin merhametiyle böyle hikmetli bir şekilde idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle şefkatle terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle merhamet ile  besleniyorum ve idare ediliyorum?” diyebilmekti.

İnsanın mühim bir görevi de sayısız ihtiyaçlarından birisine bile eli yetişemediği halde, ihtiyaçlarını karşılayan Yüce Rabbine acizlik ve ihtiyaç lisanı ile yalvarmak, sadece O’ndan istemek ve O’na dua etmekti. Böylece acizlik ve ihtiyaç yönünü dile getirerek kulluğun en yüce makamına ulaşmaktı.

İnsan, bu âleme hayvanlardan farklı olarak ilim, dua vasıtasıyla gelişmek ve terakki etmek için gelmişti. Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıydı. Ve bütün hakiki ilmin esası, kaynağı, madeni, nuru ve ruhu Yüce Allah’ı sanat ve marifetleriyle tanımaktı. Onun temel kaidesi de Allah’ı tek bilip; gerçek ilim, irade ve güç sahibi olduğuna öylece inanmak ve iman etmekti.

Ali Efendi’nin bu yaşına kadar aldığı tecrübe ile vardığı bir sonuç daha vardı. O da:

“İnsanoğlu aynı zamanda ihtiyaçları sonsuz olmakla birlikte, acizliğiyle beraber nihayetsiz belalara maruz kalabilirdi ve sayısız problemlerin tehdidi altındaydı. Buna karşılık kendisi güçsüz ve korumasızdı. Dayanacak ve yardım dileyecek her şeyin anahtarı elinde olan bir zata sığınmaya ihtiyacı vardı. Ayrıca sonsuz ihtiyaçlara muhtaç ve nihayetsiz arzular olduğundan, esas fıtri vazifesi imandan sonra, dua idi. Dua ise, ibadetin esasıydı. Kur’an’ın da dediği gibi:

Duaları olmazsa, insana Yüce Allah niçin değer versin ki?” diye düşündü.

Ali Efendi bu yaşadığı olaylardan büyük bir ders çıkarmış, Böylece bakımını üslendiği tavuklar ve yetiştirdiği sebze ve meyvelerle kâinat kitabının birkaç sayfasını okuma imkânı bulmuştu.

Yazar: Hasan Tanrıverdi / Çocuk Hikayecisi / Roman Yazarı / Eğitimci / Yeni Eğitim Dergisi

Bir Cevap Yazın