Hangisi Yaşanıyor: Sel Felaketi mi, Yoksa Eğitim Felaketi mi?

Felaketler ve eğitim – Önce güneyde yangınlarla başladı, sonra kuzeyde sel felaketiyle sürdü. Bu kadim Anadolu toprakları son yıllarda artan musibet ve felaketlerle anılır olmaya başladı. Bugün 17 Ağustos Marmara depreminin de yıl dönümü. Tüm bu felaketlerde vefat edenlere Allah’tan mağfiret diliyorum.

Bir toprak parçasında yaşıyorsanız, o bölgenin düşmana karşı savunmaya müsait olması; ayrıca felaket ve musibetlere karşı güvenilir olması eski atalarımızdan bu yana gelen önemli geleneksel davranışlardır.

Asırlar boyunca yazılı olmayan, örtük öğrenmeyle öğrendiğimiz bu “doğrular” zaman zaman unutulunca tabiat kendisini hatırlatıyor ve bir musibetten ders alınıncaya kadar, o musibet tekrarlanıyor.

Yüzyıldan fazladır, mühendislik becerilerinin gelişmesiyle devreye bilimi sokan insanoğlu, farklı ölçüm aletleri geliştirip mesken tutup konmak için en uygun zemini etüt edip yerleşmeye çalışmıştır.

Bu anlattıklarım bizde biraz değişmiş olarak gözüküyor.

Yüksek yüksek tepelere ev yapmasınlar, denilse de, yüksek tepeler dere içlerine ev yapmaktan daha güvenli gözüküyor. Ancak orada da heyelan riski var.

Eyvallah!

Sonra dere içine de yapmasınlar! Dereden alırsan, yeri ve zamanı gelince o da ödünç verdiği toprağı senden geri alır.

Eyvallah.

Peki evlerimizi nereye yapalım?

Felaketler ve eğitim – Bir zaman bir Japon TV kanalında haber izliyordum. Tam o sırada deprem olmasın mı? Canlı yayın; bina bir sağa bir sola eğiliyordu. Spiker, “Görüyorsunuz deprem oluyor” dedikten bir müddet sonra sallanmalar durdu. Az sonra da 7,5 ölçeğinde bir deprem olduğunu ve üstelik ölen olmadığı habere yansıdı.

Rabbimiz Japonları koruyor da bizi niye korumuyor?

Çünkü Japonlar Rabbimizin koyduğu tabiattaki yasalara bizden daha çok uyuyor ve musibetleri kolaylıkla atlatabiliyorlar.

Onlar bu dünyada ödüllerini almış oluyorlar.

Tabiattaki yasalara kim uyarsa muvaffak olur; kim uymazsa yaptığı tüm işler şer ve tahrip doğurur.

Tabi onların da atlatamadıkları musibetler olmuyor değil; her felaketten daha büyüğü mutlaka vardır.

Tüm felaketler gelecekteki kıyametin habercisidir.

Peki, orada öyle de bizde neden böyle?

İlk ve en önemli faktör işimizi doğru ve sağlam yapmamaktır.

Gömleğin ilk düğmesi bu; eğer yanlış iliklediyseniz, bundan sonrasını TV haberlerinden öğrenirsiniz. Hatta öğrenmeye vaktiniz de kalmayabilir.

Yanlış iliklenen ilk düğme nedir?

Felaketler ve eğitim – Bina yapıyorsanız bina dikmeye uygun zemin, binayı yükseltirken kaliteli ve zemine ve çevre şartlarına uygun malzeme kullanmak…

İnşa sürecinde mühendislik bilgilerini uygulamaya geçirmek…

Baştan savmacı veya havaleci tiplerle bu işler yürümez.

“Teğetçiler” veya “–mış gibi” yapanlar ciddi problemdir. İleride yaşanacak felaketlerin başlangıç noktası böyle düşünenlerle çalışmaya başlamaktır.

Aşağıdaki düşünceleri taşıyanlar; her biri yerine göre gömleğin düğmesini oluşturuyor.

Aldıkları eğitimden midir; şöyle diyorlar:

“Bakarız!”
“Şimdi kalsın!”

“Sonra yaparım!”
“Daha çok zaman var!”

“Şu anda daha acil işlerim var”
“Hele bir de filancaya soralım!”

“Bu konudan ben sorumlu değilim!”
“Buna ne gerek var?”

Bu liste uzayıp gidebilir. Bu cevapları alınca içinizden ne geçiyor, ne düşünüyorsunuz? Karşımızdakinin bir şeyi yapabilecekken yapmadığını, işten kaçındığını veya ötelediğini, değil mi?

Hatta bazen karşımızdakinin zamanının olduğunu, yetkisinin uygun olduğunu ve dahası kendi işi olduğunu bilsek bile bu cevabı alıp şaşırdığımız oluyor.

O kadar yaygın ki aile içi ilişkilerde, arkadaşlar arasında bile bu durumlara çok sık rastlanıyor. Esas itibariyle hem iş hayatında hem de günlük hayatımızda çokça karşılaştığımız durumlar bunlar.

Buna “Savuşturmacı Kültür” deniliyor.

Savuşturmacı Kültüre sahip olan insanların iki stratejisi var:

İlki yukarıda örneklerini vermeye çalıştığım, “işi yapmama veya öteleme”,

İkincisi ise “yapılmış gibi, olmuş gibi, doğruymuş” gibi gösterme.

İkinci stratejide işle veya durumla ilgili sorulara gerçek dışı cevaplar verme, olduğundan farklı ve iyi gösterecek bilgilendirmeler yapma yani tam bir kandırmaca vardır. İşin durumunu sorulduğunda şu tür cevaplar alırsınız:

“Bitmek üzere…”
“Sorun yok!”
“Risk yok!”
“Hallediyoruz.”
“İşler Yetişir.”

Bu güzel bilgilendirmeler içinizi rahatlatabilir; ama işin aslı öyle değildir ve nitekim işin sonunda beklenen sonuç ortaya çıkmaz, sorun olduğu da ancak duvara çarptıktan sonra ortaya çıkar.

İşin bitmemesi, gecikmesi veya hatalı olması durumunda da iyi bir bahane bulunması veya günah keçisi tespit edilip tüm sorumluluğun ona yüklenmesi Savuşturmacı Kültür’ün tamamlayıcı savunma stratejisidir.

Tek Yol Doğru Eğitim; Karakterleri Eğitin!

Yaşadığımız musibetlerde yıkılan binaların, ölen insanların sorumluluğu yanlış eğitimin bir sonucudur.

Bizim eğitim sitemimiz bilgiyi öğretiyor ama bilgi “karaktersiz” bir insanın elinde bir güç olarak aldatmacaya dönüşüyor.

Hile hurda ile insanları felakete sürüklüyorlar.

burada, evi dereye yapan müteahhit, mühendislik bilgisini kullanmayan inşaat mühendisi, binanın yapılmasına izin veren ve denetimleri yapan belediye sorumludur.

Bunun gibi, kendi hak ve hukukunu bilmeden yapılan evlerde keyifle oturacağını sanan, yatırım yapan, dükkan açan herkes (Allah ölenlere rahmet eylesin) boşu boşuna vefat etmiş olmuyor mu?

Gördüğünüz gibi ilk düğmenin yanlış iliklenmesi sonucu işin ucu nerelere uzanıyor.

Mühendislik bilgisini ranta çevirmeden hakperest bir şekilde kullananların elini öpmeli.

Esas sorun ahlaki zaafları eğitemeyen eğitimde; eğitimin aile boyutunda, kısa yoldan zengin olma hırsını eğitemeyen açık veya örtük eğitimin ta kendisindedir. 

Yaşadığımız afet doğal değil, yanlış eğitim felaketidir.

Bestami Çiftçi / Yeni Eğitim Dergisi

Bir Cevap Yazın